Aydın Engin
Hukuk fakültelerinin ilk sınıfında okutulurdu: Hukuk Başlangıcı...
O ders şimdi hâlâ var mı, varsa bile aynı adla mı bilemiyorum.
Pek sevilen bir ders değildi ama ben çok severdim. İdeal hukuk, objektif hukuk, dini hukuk, sübjektif hukuk, meri hukuk, töre ve hukuk, gelenek ve hukuk, hukuk felsefesi, adalet ve hukuk gibi çetrefil kavramlar, sıradan bir devlet lisesinden mezun olmuş ergenlik sivilcelerinden yeni kurtulmuş bir delikanlı için sindirilmesi de anlaşılması da zor kavramlardı.
Ama yine de... Kavramları sindirmeye çabalarken, içeriklerini derinleştirmeye çabalarken ve hele hayattaki karşılıklarını bulup çıkarmaya uğraşırken keyif alıyordum.
Hukukta tanımların açık seçik ve anlaşılır olması ilkesi için hoca (Profesör Orhan Münir Çağıl) bir örnek verdi. Mecelle’nin “kadim” kavramı için ürettiği tanımı aktardı: “Kadim oldur ki anın evvelini kimesne bilmeye...”
Türkçenin hünerli kullanımı beni oldum bittim etkiler, büyüler. Bu harikulade tanım da etkiledi.
Bu “hukuksal güzelliği” hukukun bütüne yayma düşümü sosyalizm yolundaki ilk öğretmenlerimden birine Profesör Murat Sarıca’ya borçluyum. (Sarıca o zamanlar asistandı ve biz tıfıl sosyalistlerle aynı meyhanede içki içmekten yüksünmeyecek kadar da alçak gönüllüydü). “Madem tanımlarla oynamayı seviyorsun, oyna bakalım” dedi ve “Bir sınıfın bir başka sınıf üzerinde tahakkümünü tesise...” diye başlayan ünlü 141. maddeyi önüme sürdü ve sordu:
- Bu tanım nasıl sence ? Neyi kapsar bu tanım ?
Biraz düşündüm ve cevapladım:
- Hemen herşeyi... Yani berbat bir tanım...
O günlerde, böylesi berbat tanımların bütün meslek yaşamım boyunca peşimi bırakmayacak karabasanlar olacağını elbette bilemezdim.
Ama oldular. Bir dizi masum görünüşlü sayı benim ve pek çok yol arkadaşımın, meslektaşımın hayatında çok başka ve çok uğursuz anlamlara kavuştular: 141, 142, 311, 312, 159, 163, 146...
Başlangıçta bana pek eğlenceli gelen “Sizin bahçenizdeki elma ağacının komşunun bahçesine sarkan dallarından düşen elmaların sahibi kimdir” sorusu can sıkıcı gelmeye başladı. Onun yerine Sarıca’nın elime (aklıma) tutuşturduğu oyuncakla oynamayı, “Hükümetin manevi şahsiyeti ne demektir” yada “Toplumun sınıfları arasına kin ve nifak saçmaktan ne anlaşılmalıdır” gibi sorular üstüne kafa yormayı yeğler oldum.
En çok da “adalet” ile “ideal hukuk” arasındaki kesişmeler ve “adalet” ile “objektif hukuk” arasındaki çelişkiler, keskin uyumsuzluklar beni ilgilendirir oldu.
Sayıları 30’u aşmış ve yeni kurulan üniversiteler(?) ile 50’yi de aşacağı anlaşılan hukuk fakülteleri enflasyonu yaşayan 2008 Türkiye’sinde yukarıda aktardığım “genç bir hukuk öğrencisi”nin kaygıları olanca yakıcılığı ile ve hatta daha da yakıcılaşarak önümüzde duruyor. Gençlik kaygılarımdan kurtulmak bir yana onların daha da keskinleştiklerini görüyorum.
Mesleğim gazetecilik. Haber yaparım, haber değerlendiririm, yorum yazarım. Yukarıda sanırım yeterince açık vurguladığım gençlik kaygılarımı yani adalet ve meri hukuk arasındaki utanç verici çelişkileri gidermeyi çalışmalarının eksenine oturtmamış bir “baro”nun basın bildirisini çöp sepetine atmaya, etkinlikleri üstüne yorum filan yazmamaya kararlıyım.
“Eeee n’olmuş” demeyin. Sadece bilinsin istedim.