Hukukcuk! Hukukcuk! Hukukcuk!

Şebnem İşigüzel

Hukukun olmadığı yerde edebiyat olmaz. Hayat olmaz çünkü.

Derme çatma yapılmış kulübesinde oturuyorsa hukuk, bir rüzgar çatıyı başından uçuruverir ve hukuk kendisini darbenin, muhtıranın, anti demokratik bir ortamın kucağında buluverir. Sonra başlar çarklar, adaletsiz ve eşitliksiz bir hukuktan yana dönmeye.

Demokratik olamayan bir ülkede vicdanlı bir avukatın işi zor. Ömür törpüsü bir meşguliyeti var çünkü. Hiç kuşkunuz olmasın, bir romancı için Tuzla'da ölen bir işçinin hikayesini yazmak, davasına bakmaktan daha az yıpratıcıdır. Sonu trajik biten bir öykü kaleme almış olsanız bile bu son, Tuzla'da ölen işçinin ailesinin açtığı davanın sonucundan, gidişatından daha az hırpalaycı olacaktır hiç kuşkusuz. Diyelim ölen işçinin baretini takmamış olması sonucu dava düştü. Hukuk edebsizlik yaptı, davacıyken davalı durumuna düşürdü sizi. Edebiyatta bu kadar acı çekmezsiniz. Kötü işleyen hukuk en acıklı sonları yaratmaya muktedirdir.

Diyelim ben bir romancı olarak 1999 Depremini konu edinen bir roman yazıyorum. Elbette trajik bir konu ve muhtemelen bunu kaleme alırken epey sarsılırdım. Ancak deprem sonrası açılan davalardan birisine sahip vicdanlı bir avukat olsaydım ölmekten beter olurdum hiç kuşkusuz. Sözgelimi müvekkilimin ailesi kusurlu bir yapıda ölmüş, müvekkilim sakat kalmış, müteahhiti dava ediyor olsaydık ve mahkeme kusurlu, düzenbaz müteahhiti cezalandırmasaydı ben ne yapardım? Yine aynı şey: Hukukun yarattığı sonlar edebiyattan her zaman çok daha acıklıdır!

Edebiyatın yarattığı sonlara bir kaç damla gözyaşıyla katlanabilirsiniz ama hukukun yarattığı adaletsiz sonlara dayanmak mangal gibi yürek ister.

Ancak, edebiyatın da elinin güçlü olduğu yerler var: Bana kalırsa hukuk ve edebiyat arasındaki en belirgin fark sanırım farklılıkları kabul edip, etmemekte başlıyor. Hukuk farklılıkları kabul etmiyor. Koca koca kanunlar var ve pek çok dava, hukuk treninin ilgili kanununa yani bir vagoncuğuna sığışıyor. Hukuk uçsuz bucaksız bir dünyaya sesleniyor ve o dünyada kimseyi rengiyle, kokusuyla ayırt etmiyor.

Örnek: Benim kızım Ermeni adı taşıyor. Din hanesinde "Hıristiyan" yazıyor. (Kanunlar babanın dinini veriyormuş çocuğa, ancak biz çocuğun nüfusunu çıkarırken ısrarla ve yanlışlıkla, benim dinimi yazmaya kalkıştılar. Yani hukuk yine ters köşe oldu.) Neyse diyelim bizim kız büyüdü -daha 10 yaşında- hukuk okudu, "Anne ben savcı olacağım" dedi ve Ermeni olduğu için olamadı. Ben de bir anne olarak "Bu insan haklarına aykırı" dedim ve dava açtık. Hukuk ne der? "Kanunlar kızının önünde bir engel olmadığını söylüyor" deyip işin içinden çıkar mı? Buna karşılık ben de "Görünmez engeller var efendim" dersem, memleket tarihinde asker, savcı, hakim, itfaiyeci olamayan, olamamış Ermenileri örnek gösterirsem hukukun bana cevabı ne olur? Hukukun karşısında gölgelerle savaşan Don Kişot'a mı dönerim. Hukuk karşısında çaresizlik, dünya, hayat, bizi var eden herşey karşısında çaresiz kalmak gibi olmalı.

Hukukun işi de tıpkı edebiyat gibi kelimelerle. Kanunlar tıpkı bir romanın pasajı gibi kelimelerden oluşuyor. Kelimeler bize birşeyi ifade ediyor. Çoğunluğa sesleniyor o kelimeler. Baretini taksa bile ölecek işçiyle, çimentodan çalıp evleri mezardan farksız yapan ama beraat eden müteahhidi, hukuk okusa bile savcı ya da hakim olamayacak Ermeni'yi kimi zaman birbirinden ayıramıyor hukuk. Peki hukuk bir insanın vicdanına ne kadar dokunabilir?

Hukukun vicdansız olduğu yerde vicdanlı hukukçulara ihtiyaç var. Yoksa, kumruların guruldayıp durması kadar anlamsız bir şey olmaz mı hukuk ya da hukukcuk, hukukcuk, hukukcuk!